Karaman Güzel Bir Yazı …

Evimizin sağ yamacında evleri olan Durdane Kadının ahırında bağlı eşeğin sesi duyulur ilk önce. Annemin sarı horozu ötmeden o bağıracak ve o uyandıracaktır bizi. Bu böyle oldu böyle olacak kasabamızda. Rutin üç dakikadır Durdane kadının eşeğinin sunumu. Saat beş demektir. Olmadı beş buçuk demektir. Gerek yoktur saate bakmaya. O eşeği hiç sevmedim ama. Ağzımın üstüne yediğim o çifteden sonra nasıl sevecektim. Hoş umarsızca asıldığım o kuyruğun elimden kurtulması için de o eşeğin bu çifteyi atması şarttı kendine göre.

Sizleri Orta Anadolu’ya götüreceğim bugün. Okurken aralıklarla kapatın gözlerinizi. Genzine kaçan tozları olacak toprak yolların. Suratınızı yakan kızgın güneş olacak yer yer. Ayranlar içirteceğim size. Hele siz benimle yollara düşün bir. Hele peşim sıra gelin. Düğünlere götüreceğim. Karadağ’ın böğründe yılkı atlarına tuz götüreceğiz sizinle.

DCIM100GOPRO

Konya Karaman demeyin sakın. Bir Karamanlı olarak en çok kızdığımız, en çok nem kaptığımız, en çok kaşlarımızı çattığımız bir ifade bu. Konya Karaman. Hayır, efendim, Karaman Karaman. Hani İlle de gel diyen, ne olursan ol yine de gel diyen Mevlana’nın diyarı Konya’dan yol alırsınız ya güney illerine doğru. O uçsuz bucaksız bir saatlik yol uykunuzu getirir ya, o dümdüz yollarda ağzınız esneye esneye bir hal olur ya, hani bitmez ya yollar, o yollardan gelin aşağı doğru. Siz bakmayın bozkırın izdüşümüne. Siz sanmayın her yer yol boyunca gördüğünüz çöl tonunda. Bilemezsiniz sizi yüz kilometre ötenizde farklı bir iklimin ve farklı bir kültürün beklediğini. Sizleri Karaman ilinin bir Kasabasına, Kılbasan Kasabasına götürüyorum.

Bu insanlar toprağa sevdalıdır. Ekmekleri topraktan, esvapları topraktan. Sabah toprakla kucaklaşır. Akşam toprakla vedalaşır. Kimi vakit bir ekmek uğruna o toprakta kalır. Su sırası gece gelecektir kendisine. Sulamayı gece yapacaktır. Yol boyunca o toprakları ve o toprakların aşığı olan insanları göreceksiniz. Belki bir pancar sökümünde. Belki çapasında. Belki arpanın hasadında. Buğdayın tozunda. Bir kasket olacaktır başında. Yüzü güneş yanığıdır. Bizde adettir. Erkeklerin yüzünde güneş yanığı, anaların yüreğinde hasret yanığı olması.

On beş dakika sonra Kasabanın girişindeyiz. Karaman –Karapınar yolunun on sekizinci kilometresi burası. Kılbasan. Nasıl bir isim bu. Kimisini tebessüm ettiren, kimisini düşündüren kimisini sorduran bir isim. Neden Kılbasan. Anlatırlardı. Çok sel gelirmiş. Sel basan olmuş. Çok toz esermiş Tozbasan olmuş. En son tiftik keçilerinin tüylerinin çuvallara basılmasından, kıl basma dan Kılbasan olmuş. Biz ne o seli gördük. Ne o tozu. Ne de o çuvala kılları basan insanları. Gördüklerimiz başkaydı bizim. Gördüklerimiz aşka. Ama yine de literatürlerde geçen şu bilgileri de aktarmadan edemeyeceğim. Karaman dolaylarında yaşamış olan “İsorilerin” şehirleri arasında “Kılbanum” adlı bir yerleşim yerinin şimdiki Kılbasan Kasabası olduğu tahmin edilmekte ve bu isim Türkçeleşerek “Kılbasan” şekline dönüşmüştür.

Fotoğraf İbrahim Küçük Gezgin-iz

Yaklaşık ikibin beşyüz nüfuslu kendi halinde bir kasabadayız. Neredeyse nüfusunun dörtte biri de yurtdışında yaşıyor. Dolayısı ile yaz aylarında nüfusu daha bir artıyor. Küçük bir şehir, büyük bir köy burası. Ne gölümüz var ne denizimiz ne akarsuyumuz, ama şairin gözünde koy burası. Usulca sokuluyoruz toprak damlı evlerin arasından kasaba meydanına doğru. Yüksek duvarlarla örülü avluların köhnemiş tahta kapılarında kalıyor kimi vakit gözümüz. İğde ağaçları bunlar. Bunlar da olmasa neyin gölgesine sığınacaktık. Baharda neyin kokusundan haz alacaktık. Ana cadde boyunca her on adımda bir saydığımız iğde ağaçlarının mihmandarlığında yürüyoruz kasaba meydanına doğru. Yüksek avlu duvarları. Üzerine kesme kamış olacak, kesme kamış üzerine tekrar toprak konacak. Her şey değişti de duvarlar değişmedi bir. Elifin esresi gibi. Duvarlarımızın ötresi bunlar. Bu duvarların temel kısmı samanla toprağın karışımından elde edilen çamurla sıvanır. Duvarların üzeri ise beyaz ve sert bir toprak çeşidi olan, kirece benzeyen ama kireç olmayan ve halk ağzıyla cila denilen bir maddeyle sıvanır. Avluların duvarları, bu toprak damlı evler, toprak sarısı ve beyazından hâsıldır. Bu duvarlar düğünlerde cilalanır. Bayramlarda cilalanır. Yağmurlardan sonra bir de. Temizliğin işaretidir. O evin paklığından, o evin aklığından haber verir.

Kılbasan Köyü

Burası Murat’ın kahvehanesi. İsmail ağanın tek oğlunun kahvehanesi. Koca kasabada sekiz kahvehane var. Ama bir kütüphane yok. Bir buna yandım Bir buna yanacağım. Bir de Emine’ye. Gençlerin sabah kahvaltısından çıkıp koştuğu, kimi vakit hararetli sohbetlerle coştuğu yer burası. Duvarlarına bakarım en çok. En az yirmi takvim asılıdır. Yoksa nasıl dolacak o boş duvarlar. Nasıl. Çıplak duvara bakmaktan men eder kendini bu kasabanın insanı. Çıplak duvardan haz almaz. Ki evlerimizin duvarlarında bir şahmeran resmi, bir tüfek asılı olacaktır. Anayla babanın yan yana çekilmiş resmi. Bir de gaz lambamız.

Kahvehane önüne serpiştirilen üç beş tahta sandalyede ya güneşe yönünü dönüp ısınmaya çalışan, ya da iğde ağaçlarının gölgesinde güneşten sakınmaya çalışan köylülerimiz bunlar. Tespih olacak elde. Şakırtısını duyacaksınız. Püskülünde kokular olacaktır. Bu koku gelip burnunuzun önünde duracaktır. Önce uzaktan adımlarınız duyulacak. Yönleri ve gözleri o tarafa çevrilecek. Geldiğiniz yöne. Her adımınızda izleyecek o gözler sizi. Birisinin dirseği bir diğerinin böğrüne değecek ve başıyla işaret edecek kim bu diyerek. Sizi merak ediyorlar evet. Yabancısınız ya. Kimsiniz siz. Nerden gelir nereye gidersiniz, bilmeleri gerek bunu. O ona soracak, o da ona. Gözleri üzerinizdedir. Göz göze gelin ki üzerinizdeki gözler kaldırıma düşsün.

Burası da bizim meydanımız. Bayramlarımız burada olur. Düğünlerimizde dualarımız burada. .Sebze meyve satıcıları burayı mesken tutar. Cenazemiz buradan kalkar. Buradan bineriz otobüse şehre gitmek için. Buradan geçer koyunlarımız meradan evimize gelirken. Sığır sürüsü dağıldığında onlar da buradan geçer ağır adımlarla. Belediye binamız şu iki katlı olan bina. Altında bir kahvehane. Yanı başında bir berber dükkânı. Yanı başında bakkal İsmail.

Akasya ve dut ağaçlarının sakladığı büyük camiden namaz sonrası çıkan yaşlı amcaların tek dayanağı bastonların sesi bunlar. O bastonlar çocukluğumuzun en korkulu rüyalarından birisiydi. Olgunlaşmamış dutların sevdasında olan biz çocuklar, dut ağaçlarının hamisi o amcalar ve ellerinde tek silahları bastonları. Cami avlusunda sekiz çeşmeli şadırvanımız. Bu şadırvanın çevresinde yakalamaca oynadığımız günler geliyor aklıma.

Kasaba meydanında başımızı kaldırıp kuzey ufka baktığımızda ovanın ortasından aniden yükselen ve denizden 2 bin 283 metre yükseklikteki sönmüş volkanik bir dağı göreceksiniz. Karadağ. Birçok efsaneye konu olmuş Karadağ, Kerem ile Aslı’nın acıklı hikâyesinin geçtiği yerdir aynı zamanda Kraterinde kalmış ve bozulmamış orman dokusu ile Kasabanın can damarlarındandır o dağ. Aslı’sını arayan Kerem yolunu Karaman’ın dağlarında kaybeder. Yüreği yanık Kerem nasıl ahh etti ise, koca dağ yanar kül olur. Ne gülü kalır, ne bülbülü. Ondan sonra Karadağ derler oraya. Gizemli Karadağ, yılkı atlarının yeridir, yurdudur bugün. Yıllardır başıboş dolaşan, insanların ve doğanın tüm zorluklarına rağmen yaşamlarını sürdürmeye çalışan ve son yıllarda, sayıları 500’ü bulan yılkı atlarının mekânıdır. Yaklaşık 250 yılkı atının olduğu tahmin edilirken, Karadağ’ın simgesi haline gelen ve asırlardır bu bölgede yaşamlarını sürdüren yılkı atları geçtiğimiz yıllarda yetkililer tarafından koruma altına alınmıştır.
Zaman bulursak bu gezintiden sizleri Karadağ’ın sırtlarına, yılkı atlarının özgürce koşturduğu o iklime götüreceğim. Karadağ, vahşi doğa yaşamı ve tarihsel kültürüyle her yıl, muhteşem çevreyi ve geceleri yıldızları gözlemenin zevkine doyamayan birçok yerli, yabancı turisti
ağırlamaktadır.

Sıdıka teyzelerin köşe başından mahalleye saparken yöresel o ilk cümleyi duyacaksınız. “Nirden gelin ibramım sen. Kim yanındakınlar guzuummmmm”.K harflerinin g harfine dönüştüğü, genelde genizden çıkan seslerin hüküm sürdüğü bir şive bu. Guzum kelimesi anaların dilinde baş tacıdır. Onları ana yapan bu hitaptır. Bu sesleniştir. Sonra yüksek duvarların sakladığı ve köhnemiş bir tahta kapıdan içeri girilen o avluya adım atıyoruz. Önce bir tandır başına götürmeli sizi. Tandırın dumanını genzinizde hissettirmeli size. Aşene dediğimiz ve genelde tandır ekmeği yapmak için kullandığımız evlerimize on -on beş mesafe adımda avlu içerisindeki karakteristik mekândayız. Çamurdan yapılma ve zeminden otuz kırk santim aşağıdan başlayan zeminden yukarı otuz kırk santimetre yükselen ve üzerinde sac olan ocak başındayız. Saman alevinden güç bulan, kurumuş otlarla harlandırılan ocak başında. Tandırda pişen ekmeğin mis gibi kokusu uzaklardan insanımızın burnuna gelir. Köylümüzün gönlü geniştir, yüreği geniştir, misafirperverdir, ikram sever. Tandırda ekmek yaparken tandırın yanından geçen biri gönderilmez, mis gibi sıcacık tandır ekmeği ikram edilir. Tanıdık olsa da olmasa da… Hele birde tandırda gök peynir dediğimiz tulum peynirle ve tereyağıyla bir dürüm yaptın mı değmeyin yiyenin keyfine. Gelen geçen konu komşu mutlaka pişirilen ekmeğin tadına bakar. Bu halkın cömertliğinin de bir sonucudur. Bütün her tarafı mis gibi katıklı ekmek kokusu alır. Konu komşunun, gelip geçenin göz hakkı olduğu düşünülerek ikramda bulunulur. Tandır beldemizde bir gelenektir, bir adettir, bir örfümüzdür.

Belki bu tulum peynirlerine burun kıvıracaksınız. Yeşile dönen renginden ötürü içiniz bir hoş olacak. Kokusu ilk etapta hoş gelmeyecek size. Ama kasaba halkının vazgeçilmezi. Sabah sofralarının baş tacı bu tulum peynirlerinin ne emekle elde edildiği, hangi aşamalardan geçtiğini bildirmekte fayda var. Tulum haline getirilen keçi derisine taze peynirlerin doldurulması ile başlayan ilk işlemden sonra soğuk hava depolarında muhafaza edilen tulumlar zamanla küflenmeye içerisindeki peynir de yeşilimsi bir renk almaya başlar. Kasaba kadınlarının her sabah dış yüzeyini yıkadıkları bu tulumların uygun hava koşullarında saklanması gerekmektedir. Meşakkatlidir. Yorucudur. Ama bizler için vazgeçilmezdir bu tat.

Kasaba halkı bin bir güçlükle elde ettiği yağı peyniri ve kaymağı uzun süre sağlıklı bir şekilde muhafaza etmesini teknoloji olmadan becerebilmiştir. Ne elektriğe ne de soğutucu bir cihaza ihtiyaç duymadan bu ürünleri soğuk olarak muhafaza etmeyi de bir akıl ürünü ve maharet olarak kabul ederiz yıllardır. Bastırık denilen basit bir usulle yağ peynir ve süt ürünleri sıcak yaz günlerinde bozulmadan muhafaza edilmektedir bu bastırıklarda. Beton bir zemin üzerine bidonlar, büyük çanaklar küpler ve tulumlar içinde konulan ürünlerin üzeri serin gecelerde açık bırakılır. Bu ürünler gecenin serinliğini ve sabahın hafif soğukluğunu bünyelerine çekerler. Sabah güneşi doğmadan da kasaba kadınları erkenden kalkarak kullanmadıkları eski kilim giysi ve benzeri örtülerle bu ürünlerin üzerini kat kat örterler. Amaç süt ürünlerinin soğukluğunun kaybetmeden üzerinin örtülmesidir. Aşağı yukarı yirmi otuz kat üzeri eski giysi kilim vs ile kapatılan bu malzemeler güneşin ısısından etkilenmezler ve akşama kadar bu şekilde kapalı (bastırılı ) kalırlar. Günümüzde çok fazla bu yöntem kullanılmasa da bazı hanelerde yaygın olarak kullanılmaktadır.

Toprak damlı evlerin mimarı yapıları hep aynıdır. Ortada Seki altı dediğimiz küçük bir hol sağlı ve sollu eşit büyüklükte iki odadan ibaret olan kasaba evlerinde yetmişli yılların modası olan ve oymalı dolaplar bulunmaktadır. Bu dolapların ortasında yatak yorganların üst üste kayılacagı (konulacağı ) büyük bir boşluk bulunmaktadır. Kasabada hangi eve girerseniz bu dolaplardan bu oymalı dolaplardan görürsünüz. Çatı mimarileri direk üstüne hasır, hasır üstüne kamış, kamış üstüne toprak koyularak oluşturulmuştur. İlginçtir ki ne yağmurun, karın suyu, ne de güneşin temmuz ayındaki bunaltıcı sıcağı işlemez bu hanelere. Bizler genelde modüler mutfaklardan, mobilya takımlarından uzağız bu evlerde. Yeni yapılan betonarme evlere giriyor ancak mobilyalar. Ama bizim toprak evlerimize ne kanepe ne de koltuk takımı yakışır. Sırtımızı yasladığımız çayır yastıklarımız var bizim. Bu da ayrı bir işçilik ayrı bir meziyet isteyen bir iş. İçerisi kesme kamıştan dış yüzeyi ise kadife kumaştan oluşan ve dikdörtgen biçimde yapılan bu yastıklar standart olup bir odada on iki adet bulunur. Evlenen kıza, evlenen oğla yastık almak hem de on iki tane almak adettendir. Bu yastıkların girmediği evlere çıplak gözüyle bakarız. Sırtımızı duvara yaslamaktan imtina ederiz kendimizi. Nemli bir yer halısı veya kilimden, çiçekli kumaş perdelerden haz aldık yıllarda. Şimdi yer yer kaybolsa da misafir ağırlanan odalarda bulunan raflarda çinko ve bakır sahanlar sıralanırdı. Ne anlama geldiğini, neyi simgelediğini, neye tekabül ettiğini yıllardır anlamadım bu sahanların. Bana göre bu sahanlar mutfakta olmalıydı.

Kasabada tandır ekmeğinden ve hanemizi size gösterdikten sonra bu toprak yollarda sizleri gezdirmeye devam ediyorum. Kapayın gözlerinizi. Bu dar sokaklar. Çocuk düşlerimin şahlandığı bu dar sokaklar. Görüyorsunuz değil mi. Sarıyla beyazın dans ettiği sokaklar. Temel kısımları saman ve toprak karışımı çamurla, üst kısımları beyaz bir toprakla sıvanan duvarlar. Tek düze bir renk. Olsun bu iki renkte gördük gökkuşağının yedi rengini. Pencerelerin ardından gizli gizli bakan, bazen merakına yenik düşüp pencereden başını sarkıtıp bize bakan o kadınlar bizim kadınlarımız. Şerfeba, (Şerife abla ) Ayşaba (Ayşe Abla) Fadimeba (Fadime Abla) . Bu sokakların hamileridir onlar. Kimin kimle hangi saatte bu sokaktan geçtiğini, kimin aracının, kimin traktörünün geçtiğini, römorkunda kimlerin olduğunu, ne olduğunu onlar çok daha iyi bilir. Ellerinde çilekli patikler ören kadınlar. Kimisi gül dalı konduruyor patiklere. Kimisi çilek dalı. Kimisi mor seviyor, kimisi yeşil, kimisi alı. Bu kadınların ellerinden örgü eksik olmaz. Genelde patik dediğimiz topuğu geçmeyen çorap türüdür merakları. Kızlarına, torunlarına hediye etmekten, oğullarının çeyizlerine koymaktan ve satabilirse satmaktan haz alan kadınlarımız. Pazaryerinde sırtı dönük iken annemi bile tanıyamam ben bu kadınlar içinde. Zira giyim tarzları aynıdır. Kenarları işlemeli bir örtü, kazak veya gömlek üstüne kolsuz bir kazak. Altta şalvar. Ayaklarda kara lastikler. Biz de böyledir bu. Hele kara lastiklerimiz. Yazın da aynı. Kışın da. Kara lastiklerin altına boya vuracaklar ya da bir iğne iplikle adlarının soyadlarının baş harflerini yazacaklar ki düğün derneklerde veya kalabalık toplantılarda kara lastikleri karışmayacak.

Bizi biz yapan değerlerimizdir. Bağlı olduğumuz Karaman ili bir tarih bir kültür deryasıdır. Kasaba içerisinde Büyük Camiden başka hatırı sayılır bir kültür ve tarih abidesi bulunmaktadır. Ancak yamaçlarında kurulu olduğumuz Karadağ’da bir çok tarihi değerimiz mevcuttur.Volkanik bir dağ kitlesi olan Karadağ üzerinde (en yüksek noktası Mahalaç Tepesi 2288 m.), IV. ve IX. yy.’lar arasında (Bizans Devri) yapılmış bir çok kilise bulunmaktadır Aynı zamanda beldemize bağlı Madenşehir köyünde Binbirkilise’de ve buraya 7 Km. uzaklıktaki Yukarı Değle’de, bu yapılar yoğunluk gösterir. Karadağ’ın tepelerine ve eteklerine yayılmış olan yapılarda, Erken Hıristiyanlık mimari özellikleri, yerli sanat üslubuyla karışmıştır. Şu an sit alanı olarak ilan edilen bu yerleri görmenizi gezmenizi şiddetle ve ısrarla tavsiye ediyorum.

Ekmeğimizi arpadan buğdaydan ayçiçeği ve nohuttan ve özellikle şekerpancarından çıkarmaktayız. Bu toprağın insanı boş durmayı sevmez. Toprakla evlidir neredeyse. Toprak susuz iken kendine su içmeyi yakıştıramaz. Her şey harmanadır bizde. Harman para demektir. Emeklerin karşılığı demektir. Bu yüzden düğün harmana, dernek harmana, söz harmana, nişan harmana. Giyim kuşam harmana. Eve alınan bir eşyanın borcu harmana. Bahardan başlar tarla tapan işleri. Boş durulmaz artık. Çapası, gübresi, sulaması, ikinci çapası.
Bu yüzden yüzler güneş yanığıdır hep. Esmere çalar insanımızın yüzü..

Koyun sağmanın, inek sağmanın ilmini almıştır bu kadınlar. Hayvanın memesini tutmak maharet ister. O sütü o göğsü acıtmadan sağmak uzmanlık ister. Her şeyden evvel kendi karnını doyurmadan o hayvanları doyurmak sabır ister, sevgi ister. Bu minval üzere emek süt olur bu kasabada. Süt peynir olur, yoğurt olur. Sofrada lezzet olur. Hemen her hanenin belli sayıda hayvanı bulunmaktadır Kılbasan’da. Son yıllarda kasabaya yönelik süt işleme tesislerinin de açılmasıyla hayvan yetiştiriciliği önemli bir gelir kapısı olmuştur.

Yöresel bir takım lezzetlerimizi de anmadan geçemeyeceğim. Batırık ´ı nerdeyse hemen hemen her gün yaparlar. Görünüş itibari ile mercimekli köfteleri andıran bir salata-meze olsa da tad itibari ile farklıdır.
Derin bir kaba ince bulgur alınır. Üzerine sıcak su ilave edilir. Kabın ağzını kapatıp, bulgurun şişmesi beklenir. Diğer tarafta bir tavaya göz kararı tahin kavrulur. Şişen bulgurun içine bir baş ince kıyılmış kuru soğan, salça, kavrulmuş tahin, tuz, karabiber, kimyon katıp, hepsini karıştırıp yoğrulur. Biraz yoğurduktan sonra içine ince kıyılmış maydanoz ve yeşil soğanı ilave edilir Servis yaparken tabağa dilimlenmiş domates, salatalık koyulur. Marul ve soğan piyazıyla servis yapılır

Karaman Kısırı

Bununla beraber soğuk kış gecelerimizin vazgeçilmez bir tadı olan ve eşi dostu toparlamak bir arada görmek için vesile kaynağımız olan, doyumluk olarak değil de çerezlik olarak yenilen bir yemeğimiz vardır ki o da Arabaşı Çorbasıdır Çok acı ve sıcacık içilmesi en büyük özelliği. Tabi bir de hamuru. Arabaşının yenme şekli şöyle, kaşığı önce bir parça hamur alınıp arkasında çorba kâsesine daldırılıp çorbadan da kaşığa biraz alınıyor ve hamuru çiğnenmeden yutularak yeniyor. İlk defa tadanlar, hayranlık derecesinde bir çorba olmasını çok garipserler. Hatta alay bile ederler, hayranlarıyla. Kış aylarında gece 10 dan sonra içilir. Üzerine çay içildiği zaman keyf faslı tamamlanmış olur
Karaman Arabaşı

Hele bir de geleneklerimizden ve göreneklerimizden hâsıl düğünlere şahit olsanız. Gelin evinde gelin kapamayı, sandık üzerine oturmayı, kuşak bağlamayı görseniz. Gelin alınmasına şahit olsanız. Bereketi simgelesin diyerek içi bozuk para ve su dolu testinin kırılmasına, bereketi simgelesin diyerek gelin başından fındık fıstık saçılmasına şahit olsanız.

Yanınıza hiçbir şey almadan, ceketinizi giyip gelin sadece. Yağmur yağarsa toprak damlı evlerden bir anne çıkacak “girin Guzum içeri, girin girin” diyecektir. Temmuz güneşinin başınıza işlediği bir demde bir tuzlu ayranı tebessümle ikram edecek bir hemşerim çıkacaktır karşınıza. Kasaba marketinde de her şey var ne de olsa. Bir tek otelimiz eksik. Bu güne kadar kasabamıza gece vakti kim geldiyse ve kalacak bir tanıdığı yoksa dışarıda kalmamıştır hiç. Köy odaları dediğimiz bir göz odadan ibaret, temiz ve sade odalarda konaklayan çok ziyaretçimiz olmuştur. Konu komşu odanın temizliğini yaparak kapısını kilitler ve yeni bir misafire kadar kilitli kalır bu kapılar. Bir fotoğraf makinesi yaşadıklarınızı ve yüzlerinde hasretin elemin ve Anadolu’nun izi bulunan annelerimizin izdüşümünü saklamak istersiniz belki

Evliya çelebinin yüreği gibi çarpıyorsa yüreğiniz, gidilmedik görülmedik iklimler var diyorsanız ve hissediyorsanız yazdıklarımı not alın lütfen:

Nasıl gidilir: Karaman Şehir merkezine Adana Ankara Konya İzmir İstanbul ve birçok şehirden şehirlerarası otobüs bulunmakta, özellikle Konya Otogarından her yarım saatte bir otobüs bulunmaktadır. Karaman otogarından ticari taksiyle kasabaya gelmek için taksimetre yerine araç sahibi ile pazarlık yapılması uygundur. Bunun haricinde Karaman Öğretmenevi civarında her saatte kasabaya düzenli olarak minibüs kalkmaktadır

Nerede Kalınır: Yukarıda da belirtildiği üzere kasabada günübirlik turdan sonra on beş yirmi dakika içinde şehir merkezine dönülerek uygun bir otelde kalınabilir. Veya kasabadaki köy odalarında da kalınabilir

Mutlaka Görün: Karadağ’daki Yılkı atlarını, tandır ekmeklerinin yapılışını, toprak damlı evlerimizin içini, bastırıklarımızı görmeden ve objektife almadan dönmeyin

Ne yenir: Kasaba fırınında etli ekmeğimizin tadına bakabilir, sizi konuk edecek misafirperver bir Kılbasan’lının evinde Guymak helvası yiyebilirsiniz. Soğuk kış geceleri Arabaşı çorbasını, günün her hangi bir vaktinde batırık’ı ve sıcağı sıcağına tandır ekmeklerimizi ve renginden ötürü gözünüze hoş gelmese de yeşil peynirlerimizi yemeden dönmeyin

Sizleri Karaman şehir merkezinden alıp yol boyunca tarlalardaki çiftçi hemşerilerimize el sallaya sallaya Kasabaya getirdik. Kasaba meydanında tur attıktan, tandır başında dürüm ekmek yedikten ve hanemizi gezdikten sonra, kasabada dolaştırdım. Köylü kadınlarımızın, emeklerine yüreklerine götürdüm sizi. Tarlalarda gezdik. Sonra tarihi değerlerimizden ışık aldık. Yöresel tadımıza erdik. Karadağın zenginliklerini gördük. Bir göz açıp kapayıncaya dek. Ne dersiniz şimdi gelmez misiniz. Şimdi dilemez misiniz bunu. Söz, tandır ekmekleriniz benden olacak, söz mihmandarınız ben olacağım. Söz sizi kasaba meydanında ben karşılayacağım. Söz yazdıklarımı aynen ama aynen yaşayacak ve yaşatacağım

İbrahim ŞAŞMA

Facebook Yorum